27 Temmuz 2018 Cuma

VİCTOR HUGO | BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ

Kitap hakkında genel bilgi;
Victor Hugo’nun gençlik eseri olan bu roman 1829 yılında daha 26 yaşındayken yayınlanmıştır. Victor Hugo kendi ismini kullanmamıştır bu romanında. Ayrıca bu roman anlatıcı bakımından birinci tekil kişinin anlatmasından dolayı türünün ilk örneğidir. Bu kitabı yazmasını tetikleyen şey Victor Hugo’nun hümanist bir yazar olmasının yanında Grene Meydanı’nda izlediği bir idam olayıdır. Halkın nasıl bir panayır havasında izlediğini görür idam olayını ve bu romanı o etkide yazar. Zaten roman da idam olayının saçmalığını göstermek ve insanın en temel hakkı olan yaşama hakkını savunmak için yazılmışsa da halkın bu vahşeti nasıl benimseyip eğlenceli şekilde izlediği daha çok vurgulanmıştır.

fotoğraf kaynak: (http://akademyadergisi.com/victor-hugo-ve-bir-idam-mahkumunun-son-gunu/)

Bu kitabı elime ilk aldığımda arka kapağını okudum ve o kadar etkilendim ki. Açıkçası kitabın ismi de beni zaten kendine çekmişti. Kitapta beni öncelikle en etkileyen yön, kitap adeta mahkumun günlüğü gibi, onun ağzından yazılmış. Onun neler hissettiği, her an idam edileceği anı hayal ettiği, kızını, eşini, özgürlüğü düşündüğü o kadar güzel yansıtılmış ki. Zaten oldukça akıcı ve merak uyandırıcı bir kitap. 
En önemlisi, hayatın kıymetini. özgürlüğün değerini anlatması. Kitapta şöyle bir cümle var, “insanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkumdurlar.” Gerçekten de öyle. Hepimiz bir gün bu dünyaya veda edeceğiz. Fakat en son ne zaman kendimizi mutlu edecek bir şey yaptık? En son ne zaman günümüzü gün ettik? Ya da yaşadığımız için keyif aldık? Eğlenmedik, gezmedik, tozmadık diyelim. En son ne zaman nefes aldığımız ve özgür olduğumuz için mutlu olduk... Bunlara cevap verirken zorlanıyorsak eğer şunu sormalıyım, en son ne zaman ''off sıkıldım'' diyerek şikayet ettik, belki 1 saat önce ya da dün. Her gün yaptığımız monoton işler sizin için özgürlükse aslında pek de özgür sayılmayız bence. Çünkü sadece ''yaşıyoruz.'' Yaşamak zorundaymışız gibi yaşıyoruz...

Kitaba dönecek olursak, inanılmaz derecede içine çekti beni. ''ne olur öyle bitmesin'' diye yalvararak okudum adeta. Son ana kadar bir mucize istedim. Bu da aslında umut dolu olduğumuzun kanıtı. Siz de  o şekilde okuyacaksınız eminim.
Kitapta bir eksik vardı yalnız. Suçlunun suçunu bilmiyorsunuz. Ona rağmen ne yaptığını bilmeden o affedilsin istiyorsunuz. Burada bazen kendime kızdım. Çünkü belki de asla affedilmemesi gereken bir suçu vardı. Ama hissettiklerini o kadar derinden anlıyorsunuz ki affedilsin istiyorsunuz.Fakat yinede sadece idamın yanlışlığına odaklanmak bana pek doğru gelmedi, suçtan bağımsız karar bence eksiktir. Yazarın amacı sadece idamın yanlışlığı ve idamın mahkuma hissettirdiklerini anlatmak olduğu için, kesinlikle amacına ulaşan bir eser olduğunu düşünüyorum.

Ölümün varlığını kaldıranlara tavsiyemdir. Mutlu okumalar :)

KİTAPTAN KESİTLER

«Benimle ilgili hükmün açıklandığı ândan itibaren uzun bir ömür sürmeyi ümit eden kim bilir kaç kişi hayatını kaybetmiştir! Grêve Meydanı’nda idam edileceğim günü beklerken, genç olan, özgür ve sağlıklı olan, benden önce kaç kişi hayatını kaybetmiştir kim bilir! Şu ânda bile istediklerini yapabilen, açık havada özgürce dolaşıp soluk alan nice insan benden önce bu dünyadan göçüp gidecek!»  (s. 38)
– «Niçin olmasın? Etrafımdaki her şey hareketsiz ve suskun olsa da kopan bir fırtına, bir savaş, bir trajedi yok muydu? Ruhumu çevreleyen bu takıntı, günün her saatinde her ânında, farklı şekillerde; infaz ânı yaklaştıkça daha da iğrenç ve kanlı bir biçimde karşıma gelmiyor mu? Yaşadığım bu terk edilmişlik ortamında, duyduğum şiddetli ve bilinmeyen duyguları kendime anlatmayı niçin denemeyeyim? Şüphesiz söyleyeceğim çok şey var ve hayatım, ne kadar kısa olursa olsun, yaşadığım bu saatten, yaşayacağım son dakikaya kadar onu dolduracak endişeler, korkular ve ızdırablarda kalemimi aşındıracak, mürekkep hokkasını bitirecek değerde bir şeyler bulunacaktır.»  (s. 42)
– «Ve ben öldükten sonra oğulsuz, eşsiz ve babasız kalacak üç kadın; üç değişik tür yetim, yasaların yarattığı üç dul olacak.»  (s. 46)
– «Conciergerie’nin avlusuna girdiğimiz zaman sarayın saati sekiz buçuğu vuruyordu. Karanlık görünümlü küçük kilisenin, büyük merdivenlerin ve avluya bakan pencerelerin kederli havası beni ürkütmüştü. Araba durduğu ân kalbim duracak kadar hızlı atmaya başladı.»  (s. 86)
– «Hayır, ne kadar alçalırsam alçalayım; asla bir dinsiz değilim ve Tanrı şahidimdir ki, ona inanıyorum. Peki, o hâlde bu yaşlı adam ne söyledi bana? Sözlerinde beni etkileyecek, duygulandıracak, ağlatacak, ruhumda kasırgalar kopartacak, onun yüreğinden bana akacak ve ondan bana yansıyacak hiçbir şey yoktu. Aksine, söyledikleri belirsiz, çok genel, her olay ve her insan karşısında söylenebilecek cümlelerdi. Bunlar, insanı yürekten etkilemesi gerekirken ağdalı; basit olması gerekirken anlamlı kelimelerden oluşuyordu; tıpkı bir tür hissî vaaz veya ruhanî bir ağıt. Bir de aralarına serpiştirilmiş birkaç Latince sözcük…» (s. 100-101)
– «Bir gün gelip insanlar şayet benim bu hikâyemi okurlarsa, birçok masum ve mutlu onca yıldan sonra bir cinayet ile başlayıp bir idamla sonuçlanan bu korkunç senenin yaşandığına inanmak istemeyecekler ve hikâyemin eksik kaldığını sanacaklar. Buna rağmen, ey sefil yasalar, sefil insanlar, ben asla kötü biri olmadım!» (s. 111)
– «Öyle hissediyorum ki gözlerimin kapandığı ânda, ruhumun büyük bir aydınlık içinde ebediyen yuvarlanacağı ışık uçurumları göreceğim. Gökyüzü kendi varlığıyla aydınlanmış gibi olacak, oradaki yıldızlar âdeta karanlık lekeler gibi duracaklar ve yaşayan varlıkların gözlerinde kül rengi kadife üstünde altun pullara değil de, altun bir çarşaf üzerindeki siyah noktalara benzeyecekler.» (s. 116)









5 yorum:

  1. Benim de ilgimi çeken bir kitap. Tıpkı sen gibi. Yazdıkların daha da heyecanlandırdı beni. Okumalıyım bu kitabı.

    YanıtlaSil
  2. heeeey yaaa annatsanaaa neden kayboldun bir yıl ve neler yaptıııın, iyi misin bi daaaa :)

    YanıtlaSil

Subscribe